Wall-E hakkında uzuuun bir inceleme…

Dikkat! Bu yazı Wall-E filmi hakkında spoiler içeriyor. Filmi izlemeden yazıyı okumamanızı öneriyorum.

Wall-E hiç tartışmasız son zamanlarda izlediğim en eğlenceli filmlerden biri… Bu başarıyı sanat yönetmenliği ve görselliğe verilen önem kadar, karakterlerin ve hikayenin derinliğine de bağlamak gerekiyor. Gerçekten de senaryo modern bir “Nuh’un Gemisi” hikayesi olmasına karşılık (dünyanın başına bir felaket gelir, insanlar felaket bitene kadar bir gemide kalırlar, sonunda da dünyaya geri dönerler) satır aralarında birçok Amerikan filminde görmediğim kadar güçlü bir sistem eleştirisi mevcut. Bu yazıda ele almak istediğim konu da işte bu sistem eleştirisi olacak.

Filmin başında kendimizi uzaydan dünyaya bakar vaziyette buluyoruz. Bir terslik olduğu çok açık, çünkü Dünya genelde görmeye alışık olduğumuz mavi-beyaz renginde değil, aksine hastalıklı bir sarı renge bürünmüş durumda. Kamera Dünya’ya yaklaştıkça Dünya’nın etrafını saran ne olduğu belirsiz bulutun aslında bir yapay uydu çöplüğü olduğunu anlıyoruz (1997’de yayınlanmış bir rapora göre Dünya’nın etrafında 8700 kadar uydu varmış – güncel sayıyı bulamadım). Sonrasında toz bulutlarıyla kaplanmış çöp yığınları arasından geçiyor, çalışmayan rüzgar tribünleri ve nükleer santral bacaları görüyoruz. Tüm şehir (olasılıkla tüm dünya) çöp yığınlarının altında ezilmiş görünüyor.

vlcsnap-1756428

Wall-E ile tanışmamızın hemen ardından dünyanın neden bu hale geldiğini anlamaya başlıyoruz. Çünkü Wall-E kendi sığınağına giderken bir “Buy N Large” hipermarketinin, ardından aynı ismi taşıyan bir benzin istasyonunun, hemen ardından da yine aynı ismi taşıyan bir bankanın önünden geçiyor. Derken tüm şehrin tepeden tırnağa “Buy N Large” logolarıyla dolu olduğunu görüyoruz. Yerde “Buy N Large” logolu paralar ve “Buy N Large Times” adlı bir gazete görüyoruz. Gözümüze takılanlar bununla kalmıyor çünkü gazetede “Çok Fazla Çöp!! Dünya’nın Her Tarafı Çöple Doldu” haberinin yanında Buy N Large CEO’sunun ünvanı “Global CEO of Buy N Large” olarak geçiyor. Filmin bir diğer sahnesinde adının Shelby Forthright olduğunu öğrendiğimiz bu şahsa daha sonra Beyaz Saray’ı andıran bir mekanda “Mr. President” olarak hitap edildiğini de duyuyoruz.

vlcsnap-1462639

Bu noktada kafamızda hiçbir soru işareti kalmıyor ve Buy N Large şirketinin geçmişte bir noktada dünyanın egemenliğini ele geçirdiğini anlıyoruz. Bu, aslında çok da olanaksız bir durum değil. Zira kapitalizmin yükselişi globalleşme ile birlikte şimdiden inanılmaz boyutlara ulaştı. 2000 yılında yayınlanmış bir istatistiğe göre dünyanın en büyük 100 ekonomisinden 49’u ülkelere, 51’i ise şirketlere ait. Şirketlerin devletlerden farkı ise yönetim biçimlerinde yatıyor: Devletler genelde demokrasi ile yönetiliyor ancak şirketler sağlam monarşik yapılar olarak karşımıza çıkıyorlar. Şirket CEO’ları birçok devlet başkanından daha lüks bir hayat sürüyor, birçok devletten daha kalabalık toplulukları tek başlarına yönetiyorlar. Bu tür şirketlerin temel stratejilerinden biri, çalışanlarında olduğu kadar o şirketin ürününü kullanan kişilerde de güçlü bir marka bağımlılığı oluşturmak (Bu durumun çok çarpıcı bir örneğine şuradan ulaşabilirsiniz). Dünya’da Nike’tan başka ayakkabı almayan, Sony ile yatıp kalkan, WoW oynamaktan ölen insanlar var. 80’li yıllardan itibaren gittikçe gelişen şirket altkültürü, popüler kültürü tamamen etkisi altına almış bulunuyor. Şirket sponsorluğunda yapılan rock konseri organizasyonlarından, büyük bütçeli filmlerdeki sponsorluk anlaşmalarına, şirketlerin yapımcılığını üstlendiği filmlere veya sadece reklam olsun diye üretilmiş oyunlara kadar şirketler kültürümüze damgalarını vuruyorlar. Bu durumun sonucunda yerel kültürlerin giderek yok olmasına, global popüler kültürün ise aşırı büyümesine tanık oluyoruz. Ve bilinen bir gerçektir ki, eğer kültürel kimliğinizi kaybederseniz, milli benliğinizi de kaybedersiniz – bunu tüm dünyada örnekleriyle görebiliyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi için “The Corporation”ı izleyebilir (film yapımcılarının kendi hazırladıkları torrenti şuradan indirebilirsiniz) veya “No Logo”yu okuyabilirsiniz.

İşte Wall-E “Bu tür bir şirket dünyanın egemenliğini ele geçirirse ne olur?” sorusuna cevap veriyor: Bu cevap, Tüketim Çılgınlığı… Filmde görüldüğü üzere Buy N Large şirketi hayati olarak tanımladığımız finans, petrol, basın ve ulaşım sektörlerinin hepsini elinde bulunduruyor. Filmin ilerleyen karelerinde de şirket anonslarında insanlara “dear citizens” (sevgili vatandaşlarımız) yerine, “dear shoppers” (sevgili müşterilerimiz) şeklinde hitap edildiğini duyuyoruz. Bu şekilde yetiştirilmiş olan toplum, tabii ki aşırı ölçüde tüketiyor. Bu tüketim sonucunda da dünya büyük bir çöplüğe dönüşüyor. Olay o kadar aşırı bir hal alıyor ki, insanlar dünyayı geçici olarak terk etmek zorunda kalıyorlar.

vlcsnap-1464405

vlcsnap-1468829

Filmin ikinci yarısında ise bu insanların başına neler geldiğini öğreniyoruz. Wall-E, uzay filosunun en büyük gemisi Axiom’a ulaştığında burada bir nevi ütopya ile karşılaşıyor. İzleyiciler olarak bizler de çok daha ışıltılı, parlak ve mükemmel bir dünyaya giriş yapıyoruz. Fakat çok geçmeden bu ütopyanın aslında bir distopya olduğunu öğreniyoruz. Anlıyoruz ki, 700 yıldır bu gemide yaşayan insanlar Dünya’daki hayatlarını daha da tembelleşerek ve daha çok tüketerek burada aynen devam ettirmiş; Buy N Large hegemonyası altında düşünmeye gerek görmeden istedikleri her şeye anında ulaşma lüksüne sahip oldukları için de, yıllar içinde daha şişman, daha aptal ve daha tekdüze hale gelmişler. Herkesin aynı renk giyindiği, aynı zamanda yemek yediği ve robotların yardımı olmadan yürümekte bile zorlandıkları bir toplumdan bahsediyoruz. Burada sistem o kadar mükemmel çalışıyor ki insanların hiçbir çaba sarfetmesine gerek kalmıyor, ortalama yaşam süresi ise 150 yılı bulmuş durumda. Başlangıçta sadece yürümekte zorlanan yaşlılar için kullanılması planlanan uçan koltukların (bir nevi teknolojik tekerlekli sandalye) zamanla tüm insanlar (hatta bebekler) için zorunlu hale geldiğini görüyoruz. Filmin sisteme yönelik eleştirisi bu noktada Amerikan toplumuna karşı bir eleştiriye dönüşüyor. Zira biliyoruz ki, Amerika dünyada obezitenin ve tüketim çılgınlığının en hızlı arttığı ülkelerden biri (dünyadaki herkes Amerikalılar gibi tüketseydi fazladan 4 dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı). Buna rağmen tüketim arttıkça Amerikan toplumunun ortalama zeka seviyesi günden güne düşüyor. Film, bu durumun gelecekte ne hale gelebileceğinin satirik bir göstergesi adeta…

vlcsnap-1467780

Aslında filmdeki robotların insanlardan daha zeki ve karakterli olduklarını söylemek bile mümkün. Bunu filmin başında Wall-E ile tanışınca hemen anlıyoruz. Zamanla bir kişilik kazanmış olan robotumuz, çalışırken müzik dinliyor, bilmediği şeyleri merak ediyor, kendi kendini tamir ediyor… İş bununla da kalmıyor, Wall-E ne kaşığa ne de çatala benzeyen, her ikisinin de özelliklerini taşıyan bir aletle karşılaşınca bunu kaşıkların ve çatalların ortasına koyuyor. Bu şekilde bir yorum yapma yeteneği günümüzdeki robotlar için ulaşılması imkansız bir durumken bir başka sahnede daha da çok şaşırıyoruz, çünkü robotlarla insanları ayıran en önemli unsurlardan bir olan “yaratıcılığın” Wall-E’de mevcut olduğunu öğreniyoruz: robotumuz Eve’in heykelini yapıyor – Eve’in ne kadar zeki olduğundan ise ayrıca bahsetmeye gerek yok, izleyen zaten anlamıştır :) Bu nedenle filmin genelinde insanlara pek sempati duymazkan, robotlar için kah üzülüyor, kah seviniyoruz.

vlcsnap-1472350

Filmde yakından tanıma fırsatı bulduğumuz tek insan, Axiom’un kaptanı, B. McCrea. Kaptan, karar verme yeteneği olan, güçlü, meraklı ancak gemideki herkes gibi fazlasıyla robotlara bağlı bir karakter olarak resmediliyor. Filmin final sahnesinde büyük bir kahramanlık örneği göstererek ayağa kalktığında kullanılan müzik ise bilinçli olarak “2001: A Space Odessey”de kullanılan, Strauss’un “Sunrise” isimli parçası olarak seçilmiş. Stanley Kubrick’in klasik filminde, maymunların alet kullanmayı keşfetmelerinin ardından çalınan bu parça, maymundan insana geçişi kutlayan bir metafordu. Bu filmde ise, Kaptan’ın insanlığını geri kazanmasını vurgulayan bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte Kaptan’ın “Dünya’ya geri dönme” kararını kimseye danışmadan tek başına almasını, yine Buy N Large tarafından başlatılan monarşinin bir devamı olarak görüyoruz.

wall-e

Tabii, sözde Amerikan toplumunu, tüketimi ve genelde sistemi eleştiren bir filmin gerçekte tüm bu unsurlara hizmet ettiği gerçeğini de unutmamak gerek. “Wall-E” Amerika’nın en büyük şirketlerinden Disney ve Pixar’ın bir ürünü… Pixar’ın eski CEO’su, Disney’in en büyük ortağı Steve Jobs’un ise aynı zamanda Apple’ın CEO’su olduğunu biliyoruz. Bu nedenle filmin içine birçok Apple göndermesi yerleştirilmiş. Wall-E şarj olduğunda, Macintosh’un açılış müziğini duyuyoruz. Filmde Wall-E’nin film izlemek için kullandığı video aleti, önüne büyük bir mercek yerleştirilmiş bir iPod’dan başkası değil. Yine Auto’nun sesi Mac’lerde bulunan “Text to Speech” programı kullanılarak elde edilmiş. Eve’in baştan başa bir Apple tasarımını andırmasını da ekleyince listemiz tamamlanıyor.

Sonuç olarak karşımızda derinlikli arka plan hikayesi, iyi işlenmiş senaryosu ve felsefi yaklaşımı ile eğlenceli bir animasyon filmi duruyor. Yiğidi öldürüp hakkını veriyoruz hep birlikte :)

Reklamlar

About this entry