Kingston Üniversitesi: İlk İzlenimler

Merhaba. Bu blog, kendi ülkesinden “sıfır meridyenindeki” Londra’ya gelmiş ve bir anlamda kariyerine sıfırdan başlamış bir tasarımcının izlenimlerini ve tecrübelerini yansıtmayı hedefliyor. Blogun asıl amacı arkadaşlarımla iletişimimi koparmamak, uzakları mümkün olduğunca yakın edebilmek… Ama bunun dışında burada okuduğum kitaplardan izlediğim filmlere, dinlediğim müziklerden hazırladığım projelere kadar geniş bir içeriği paylaşmak istiyorum.

İlk etapta Londra ve İngilizler hakkında bir yazı yazmak isterdim ama farkettim ki böyle bir yazıyı hazırlamak biraz fazlaca emek ve zaman istiyor. O nedenle başlangıç yazısı olarak Kingston Üniversitesi hakkında bir şeyler karalamak daha uygun geldi.

Kingston Üniversitesi, Londra’nın güneybatısında, Thames Nehri kıyısında sakin bir ilçe olan Kingston Upon Thames’te bulunuyor. Kingston Upon Thames, Londra’nın “Royal” ünvanını taşıyan iki ilçesinden biri (bunun pratikte ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok – bilen beri gelsin), Central London’dan da 16 km uzakta. Trenle yolculuk edildiğinde Kingston’dan Central London’a gitmek 25 dakika sürüyor. Kingston, Londra’nın gelişen alışveriş merkezlerinden biri ve hemen yanındaki Hampton Court Palace da bu gelişmeye turistik açıdan büyük katkı sağlıyor.

Kingston Ünivesitesi bu ilçede 4 ayrı kampüse yayılmış durumda: Penrhyn Road, Kingston Hill, Knights Park ve Roehampton Vale. Ben Communication Design masterımı diğer bütün sanat ve mimari öğrencileriyle birlikte Knights Park kampüsünde yapıyorum.

Knights Park kampüsü hakkındaki görüşlerimi yazarken reklam yapıyor gibi görünmek istemiyorum ama, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi’nde yapmış biri olarak buradaki stüdyoları görünce içimden küfretmeden duramadım.

Fakültede her bölüm için tam teçhizatlı stüdyolar bulunuyor. Biz şimdiye kadar en çok kullanacağımız stüdyolar olan prodüksiyon, animasyon ve fotoğraf stüdyolarını gezdik. Bu stüdyolarda HD kameralardan özel ışıklandırma sistemlerine, son model Mac bilgisayarlardan animatörler için multiplane kameralara kadar milyon dolarlık ekipman var. Hatta prodüksiyon stüdyosunun kendi web sitesi bile mevcut: www.movingimagekingston.com

Tüm bu aletleri görünce benim dimağım tutuldu. Ama işin asıl ilginç yanı, tüm görevlilerin bizi bu ekipmanı kullanmaya teşvik etmesi… “Siz kullanmazsanız, bu kameralar burada çürür. Kullanın ki işe yarasınlar.” gibi garip cümleler duydum ilk hafta…

Bunların yanında hemen tüm stüdyolarda workshoplar düzenlemek mümkün. 5-6 kişi bir araya gelip karanlık odada film tab etmeyi öğrenmek istediğinizi söylediğinizde size bunu gösterecek (ücretsiz) bir workshop ayarlıyorlar.

Yetmezmiş gibi üniversitenin toplam 426 bin kitaptan oluşan kütüphanesinden kitap yanında DVD film de ödünç alabiliyorsunuz.

Tüm bunları yazarken bir taraftan bir yıl boyunca böyle bir yerde eğitim göreceğimden dolayı seviniyorum, evet; ancak diğer yandan kızmadan duramıyorum! Güzide devletim Türkiye’de eğitime biraz daha bütçe ayrılsa, üniversitelere rektörlerin siyasi duruşlarına göre değil de ihtiyaca göre ödenek verilse, sevgili milletvekillerimiz ceylan derisi koltuklarda ne için oturmayı hakettiklerini bir nebze hatırlasalar ne kadar farklı olurdu herşey! Ülke olarak potansiyelimizin yarısını bile kullanamıyoruz, ne kadar yazık!

Reklamlar

About this entry